Osmanlı Devletin’de Kadılık Sistemi

11 Mart 2015 - Çarşamba 350 kez okundu

Bir devletin bir toplumun ayakta durabilmesi gelişip güçlenebilmesi için bazı kurum kuruluşlara ihtiyacı vardır. İşte bundan dolayıdır ki dünyada var olan devletler kendilerini ve halklarını daha iyi bir şekilde yönetmek maksadıyla teşkilatlanma yoluna gitmişlerdi. Bu teşkilatlanmanın en güzel örneğini Osmanlı devletinde zaten görmekteyiz. Osmanlı devleti bu teşkilatlı yapısıyla ancak asırlarca ayakta durabilmiştir ve seneler sonrasına ancak bu şekilde güzel bir nam bırakabilmiştir. Ve birçok devlete örnek olmuştur.  Tüm devletlerde olduğu gibi Osmanlı devletinin de varlığını devam ettirebilmesi amacıyla bazı kurumlar oluşturmuş ve bu kurumların başına belli kişileri getirmiştir. Bu doğrultuda var olan Padişah ve ondan sonra gelen yetkili bazı kişi ve kurumlar devletin varlığını devam ettirmesine vesile olmuştur. Bunları şöyle sıralaya biliriz başta Padişah olmakla beraber Vezir-i Azam, Şeyhülislam, Kazasker, Defterdar, Nişancı, Beylerbeyi ve Sancak beyi olarak sıralayabiliriz [1]

Bunlardan en önemlilerinden biri olan kadılık sistemi ise şöyle anlatabiliriz. Dini kurallara göre hüküm veren, hükümetin idari emirlerini yerine getiren, İslama aykırı olmayacak şekilde davalara bakan kişiye kadı denir. Kadı hem şer’i yatı hem de devlet kanunu uygulamak üzere sultan tarafından beratla atamaktaydı.[2]

Bununla birlikte İslam kurallarının yürürlükte olduğu toplumlarda halk arasında çeşitli sebeplerden dolayı meydana gelen olayların çözümüne bakmak ve dini kurallara uygun karar vermek için görevlendirilmiştir. İslamiyet’in ilk doğduğu yıllarda da bu tür işlere Peygamber Efendimiz bakmaktaydı. Osmanlı devletinin kurucusu Osman Gazi halk arasındaki anlaşmazlıkları çözmek maksadıyla kadılara görev vermiştir. Daha sonraları gelişerek buna göre tayin işleri, nerede, nasıl görev yapacakları düzene sokulmuştur. Kadıların özellikle Müslüman kişilerden seçilmesine özen gösterilmiştir. [3]

Osmanlı devletinde bir devlet görevine gelmek isteyen bir kimse belli bir tahsil gördükten sonra usulünce tayin edilmekteydi. Kadılar ilmiye sınıfına mensup olduklarından dolayı medresede iyi bir tahsil yaptıktan sonra göreve getirilmekteydi. Osmanlı devletinde iyi bir medrese eğitimi alan kadılar ve kadı adayları en yüksek medrese olan Dar-ü’l Hadis medrese müderrisleri en yüksek dereceli idiler ve istedikleri zaman mahreç Mevlevi yet’leri denilen kadılara veya Bursa, Edirne, İstanbul kadılıklarından birine atana bilirlerdi eğer kadı olmak istemezler ise bu teklif Süleymaniye medresesi müderrislerine verilmekteydi. Medreseleri bitirenlerin önünde iki yol bulunmaktaydı icazet belgesini aldıktan sonra. Birinci yol müderrislik ikinci yol ise kadılıktı. Önceden nerede görevi yapmak istediği belirtirdi böylelikle seçtiği yerin Kazaskerinin meclisine devam ederek matlap denilen deftere kayıt olur ve sırasının kendisine gelmesini beklerdi.[4] Kadılar görev yapmadan veya atanmadan önce kadı adaylarının staj yapmalarına olanak sağlanmış ve böylelikle görevlerini daha iyi yapmalarını sağlamışlardır. Kadı adayları çeşitli kadılarının yanına gönderilerek üç beş veya daha fazla yıl staj yapmaktaydılar. Daha sonra ise İstanbul’a gelerek istenilen süreyi doldurmaktaydılar ve ancak ondan sonra kadılık görevine atana biliyorlardı. Osmanlıda iyi bir kadı olmak çok meşakkatli bir yoldu ama ancak bu şekilde iyi bir kanun adamı yetiştirilmekteydi ve bence de olması gereken budur.[5]

  • Kadıların Atanmaları Ve Görev Süreleri

Kadılar kazançlarına göre tayin edilmekteydiler. Osmanlı Devletinin kuruluşundan Fatih Sultan Mehmet‘e kadar kadı tayini için ilmiye sınıfının dilekçesi yani arzuhali, kazasker’in arzı yani teklifi, Divan-ı Hümayunun tasvibi, Sadrazamın telhisi ve Padişahın hattı hümayunu uygun bulma emri ve evrakların kazaskerlik divanına işlem için iadesi gerekiyordu kadıların tayininin gerçekleşe bilmesi için.[6] Kadı göreve getirildikten sonra yargı işini Sultanın vekili olarak yapardı. Tanzimat dönemine kadar bu husus böyle devam etmiştir. Tazimattan sonra ise şöyle olmuştur. Yirmi beş yaşını bitirmiş olmak, bir yıl veya daha fazla cezaya çaptırılmış olmamak, tam ehliyetli olmak, kişilikli olmak, güvenilir olmak, Medresetü’l- Kubattan mezun olmak şartları aranmaktaydı. Yine bunların yanında Şeyhülislam’ın arzı üzerine padişahın fermanı ile üçüncü, dördüncü, beşinci derecedeki hakimler ve Encümen-i İnkilab’ın seçmesi ve Şeyhülislam’ın uygun görerek arzı üzerine irade-i seniye yani Padişahın emri ile tayin edilirdi.[7] Bu tayinlerden sonra kadıların da kendilerine özgü hakları vardı. Bunlardan en önemlisi ise görevinden belli bir suçu olmadan alıkonamazdı, ancak daha yüksek bir kadılık verildiği zaman görevinden alınıyordu kadı. Bu haklarının yanında ticaret yapamaz, borç alıp veremez, hediye kabul edemezdi.[8] Kadı olacak kimse de aranan şartlar fıkıh kitaplarında bildirilmiş olup buna göre ise kadı hür, Müslüman akıllı dini bilgilerde yeterli olmalı olarak tasnif edilmekteydi.[9]

  • Kadı Ve Mahkeme

Osmanlı’da muhakeme, mutlak şekilde umuma açık ve adil bir şekilde olmaktaydı. Kadı kapalı oturum yapması nadir oluyordu. Kadı her önüne geldiği dava hakkında mevzu bildiği söylenemez bunun için budan dolayı kadı davaya göre mahkemede bir veya bir kaç ehl-i vukuf bulundurmaktaydı. Onların söyledikleri sicillere geçerdi. Fakat kadı hükmünde, ehl-i vukuf’un mütalaası ile kayıtlı değildi.  Kadı isterse davalı veya davacının, mahallin 4 mezhep müftüsünden birinden istifade edebilirdi. İstenen fetva mahkeme sicillerine geçirtilirdi. Ancak her zaman kadı fetvayı kabul etmesi de söz konusu değildi. Buradan da açıkça anlaşılıyor ki kadı birinin veya adamın değil devletin görüşünün savunucusudur. Kadının verdiği kararı temyizi pratik bakımdan mümkün değildi. Burada halledilmediğini düşünülen dava direk İstanbul da bulunan Kazasker mahkemesine başvurulması gerekiyordu. Bu nedenle o zamanın ulaşım sorunlar nedeniyle ancak çok büyük davalar ancak İstanbul’a gönderiliyordu. Bu hususta İstanbul da oturanlar şanslıydılar. Kazasker mahkemesinde kararı bozulan kadı, çok kötü sicil almış oluyordu. Eğer kadı zalim ve rüşvetçi ise sancak beyine veya beylerbeyine müracaat eden davacı, davalı veya halkın şikayeti, İstanbul’a duyurulurdu. Çünkü beylerbeyinin şahsen yapabileceği bir şey yoktu. Anadolu kazaskerine bağlıydı[10]

Bununla beraber kadı mahallenin hakimi ve belediye reisi idi. Öğleden önce davaya öğleden sonra ise belediye işlerine bakmaktaydı. Naib denilen küçük kadı nahiyesinin amiri durumundaydı ayrıca.[11] Kadılar bulundukları yerde görev süreleri değişmekteydi kaza kadılarını görev süreleri yirmi ay, diğer bölgelerdeki kadıların görevi ise bir yıl olarak tayin edilmiştir. On altıncı yüzyıldan sonra ise bu sürelerin iki yıldan uzun sürdüğü bilinmektedir.[12] Yine her eyalet ve sancakta kaza kadılarından başka görev yapan toprak kadıları vardı bunlar seyyar kadılıklardı devlet merkezinde olsun, eyaletlerde olsun, köylüler sancakbeyi, atabey, subaşı, tımar sahipleri tarafından haksızlığa uğrayınca o davalara son olarak toprak kadıları bakardı. Gerek devlet merkezinde gerek eyaletlerde tahkiki icabı eden bir mesele toprak kadıları tarafından teftiş olunurdu.[13] Bu kadılardan başka ordu kadılığı da vardı Padişah sefere gittiği zaman onunla giden kazaskerler ordunun işleriyle ilgilenirlerdi. Ordu kadılığı çok zahmetli bir iş olduğu için seferden döndükten sonra yüksek bir makama tayin edilirdiler. Bazen de Mekke kadısı olurlardı.[14] Kadıların görevleri bunlarla sınırlı değildi tabi ki de ahlak zabıtlığı da yaparlar ve yolsuzluğa karışanları cezalandırırlardı. Kadıların görevlerini kısaca özetlersek. Şer’i hükümleri yerine getirmek devletin varlığını devam ettirmesi için doğru karar vermekti. Kadılar ayrıca devletin siyasi ve idari işlerine karışmazlar. Merkezden gelen emirleri yerine getirirlerdi.[15] Buraya kadar kadı kimdir ne iş yapar nasıl atanır tanıtmaya bilgi vermeye çalıştım şimdi ise batının ve gezginlerin gözünden Osmanlı hukuku ve adaletine biraz değinelim ve kadıların cezai işlemleri hakkında biraz bilgi verelim.

İlk dönemlerde Anadolu’ya gelen gezginler buradaki halkın haksızlığa uğramadığını düşünüyorlardı. Ve Türklerin adaletinden övgüyle bahsetmişlerdir. Gezginler, sivil ve askeri yargının, Türklerin iç güdüsel olduğuna değinmişler. Osmanlı devletindeki adaletin çabukluğunun ve sadeliğinin gezginleri şaşırttığını belirtmekteyiz. Mesela G. Postel,  Türkiye’de, Avrupa da olduğu gibi davaları tanınmayacak duruma sokan ve unları uzatan sistemin olmadığı ve adalet için takip ettikleri yolun çok doğru bir yol olduğunu belirtmişlerdir. Yine Pastel divan toplantılarında olduğu gibi en önemsiz mahkemelerde de davacılar ve sanıklar, dilenci, sosyal sınıfı ne olursa olsun aynı dikkatle dinlendikleri söz konusu olan davanın ise aynı oturumda görüşülüp karara bağlandığını, Avrupa da konunun ayrıntılı bir şekilde araştırılması söz konusuyken sonuca varılamaması Osmanlıdaki kadıların ne kadar iyi yetiştirildiklerini göstermekteydi. Kadıların, herkesin hakkını koruduklarını ve suçlunun soy ve ayrıcalıklarına bakılmaksızın cezasını verdiklerini gözlemlemişlerdir. Bir diğerine göre ise Laguna ise halk tabakasındaki insanlar gibi, büyük kimselerinde kınanması gereken durumda mahkeme önüne çıkartılıp kınanmasından bahsetmekte. Genel anlamıyla her zaman bu görüşeler olumlu yönde olmamıştır tabi ki ancak şu da bir gerçek Avrupa insanlar adalet ararken o yüzyılın beklide en çok adalete ve Hak’a önem veren devleti Osmanlı devletiydi. Osmanlı devletinde kadılık kurumu ve bu kurumun nasıl işlediğine biraz değinelim.

  • Kadıların Duruşmaları

Fetva sisteminin Şer’i hukukta var olması veya kesin ve sağlam delillere dayanan fetvaların kanun sayılması tarafların mahkemeye başvurmadan kendi aralarında çözmeleri mümkündü. Mahkemede görülen davalar ise iki taraf mahkemeye gelip herkes hazır olunca davacı iddiasını açıklar ve davalı dinlenirdi. Şahit yoksa davalıya yemin ettirilirdi. Bunlardan sonra ise  kadı düşünüp davalı ve davacıya kararını açıklardı. Kadı tarafından verilen cezalar ise, ancak sancakbeyi ve subaşılar tarafından yerine getirilirdi.[16]

  • Cezalar

Kadının verdiği cezalar Hanefi mezhep- hine göre Şer’i mahkemelerde yapılırdı. İslam dinine uygun bir şekilde. Zaten kadıların vereceği cezalar İslam hukukuna göre belirlenmişti. Bunlar yine sünnet ve hadislere veya fetvalarla belirlenirdi. Kadılar çoğu davaya bakabilirlerdi ancak bazı davalara bakamazlardı ve ceza veremezlerdi. Bunlar babası, annesi ve çocuklar hakkında hüküm veremezlerdi. Kadıların suçlara verebilecekleri ceza dört türlüydü. Şer’i yatın tespit ettiği suçun aynıyla cezalandırmak. Kısas’a cevaz verilmez ya da mümkün olmazsa kan parası yani diyetle verilirdi. Darp, el, ayak kesme ve recim cezaları. Kadının değerlendirmesine bırakılan cezalar[17]. Osmanlıda kadıların verdiği cezalar iki başlık adı altında incelenir. Bunlar birincisi cinayet ağır suçlar ve diğer suçlar olarak irdelenir. Cinayet ağır suçlar Kuran’da haddi-i şer’i denilen ağır suçların cezaları açık bir şekilde belirtilmiştir. Kuran’da ve sünnetle belirtilen ölüm cezaları kimse tarafından affedilemez ve azaltılamazdı. Bu cezalar, Müslüman dinini inkar etmesi, içki içip sarhoş olması, zina yapması veya zina iftirasında bulunması, yol kesmesi, hırsızlık yapması, isyan etmesi, adam öldürmesi, sonucunda verilirdi. Mesela İslam’ı terk eden kişiye İslam yeniden anlatılır ve İslam dinine dönmesine vesile olunurdu. Ancak dine geri dönmez ise geri dönmeyen kişiye ölüm cezası verilmekteydi. Hırsızlık cezası ise hırsızın elinin kesilmesine hüküm edilirdi. Bu uygulama toplum içersinde rencide etmesi dolayısıyla insanı çok caydırıcı bir ceza uygulaması idi. Hırsız et, sebze gibi kısa zamanda bozulacak türde olmaya bir eşya veya malı çaldığı zaman ise suçu kanıtlanmış ise suçlunun sağ eli bileğinden kesilmekteydi. Ancak daha farklı bir durum söz konusu ise mesela açlık veya ölüm gibi gerekçelerden dolayı yapılmış ise ceza uygulanmaz idi.[18] Adam öldürme ve yaralamada ise kısas[19] ve diyet[20]sistemi uygulanmaktaydı. Bu tür cezaların olması toplumdaki suç oranını azaltmakta ve örnek durum olduğundan dolayı suç işleyeceklerin suçu işlemeden önce düşünmelerini sağlayan yerinde bir cezai işlemdir.

  • Diğer Cezalar

Diğer yani Kuran da cezaları verilmiş suçlar dışında kalan suçları içeren cezai işlemler bu guruba dâhil edilmektedir. Ta’zir kişinin bir daha suç işlememesi için ve onun terbiye edilmesi amacıyla verilen cezai işlemdir. Bu cezaları kadı kendisine göre düşürüp affedemezdi. Ta’zir cezası kişinin toplumsal statüsüne göre kadının kendi takdirini kullanma yetkisi vardı. Kadı suçluya uyarı göndererek huzuruna çağırır ve onu huzurunda uyarırdı. Kadı gerekli gördüğü zaman ise darp cezası ve hapis cezası verebilirdi. Ta’zir cezası çok küçük de olabilir, çok büyükte olabilirdi. Bu cezalar genellikle nasihat verme, kulak bükme, darp cezası, ömür boyu hapsine veya ölüm cezasına kadar gidebilirdi. Af yetkisi ise sadece Padişahta bulunurdu. Ta’zir[21] cezaları böyle uygulanmaktaydı. Omsalı devletinde Şer’i ve hukuki bütün sorunlar Hanefi mezhebine uygun şekilde sonuçlanırdı. Buradan da anlaşılacağı üzere Osmanlı devletinde ve toplumunda temel olarak İslam hukukuna dayandığını gözlemleye biliriz.[22] Ve bu vesileyle verilen tüm kararlar İslam hukukuna aykırı olmayacak şekilde veriliyordu. Elimizdeki kaynaklara göre ise kadılık makamı daha sonraları bozulmaya başlamış ve bunun akabinde de mahkeme de bozulmuştur. Daha sonraları on altıncı yüzyılda kendini hissettirmeye başlayan Osmanlı duraklaması sonucunda bazı kurumların bozulması ve Osmanlı parasının değerini yitirmesi.[23] Amerikan dan gelen gümüş’ün Osmanlı parasının değerini yitirmesine neden olması nedeniyle Osmanlıdaki kurumların bozulması gurubuna kadılık sistemi de eklenmiş ve kadılar rüşvet almaya başlamış. Kadıları rüşvet almaları davaları etkilemiş ve halkın devlete olan güveninin sarsılmasına neden olmuştur. Osmanlı devletinin temel taşlarından biri olan kadılık sistemi devleti temsil etmesi nedeniyle aldığı kararlar devletin itibarı açısından çok önemliydi. Bununla beraber Tanzimat dönemi ve daha doğrusu ise 2. Mahmut ve onu takip eden dönem yargı organları açısından da yeniden düzenlenmelere sahne olmuş. Tanzimat’tan önce Osmanlı devletindeki yargı gücünü tek elde tutan şer’i[24]ye mahkemeleri tutmaktaydı. Daha sonra ise kadıların bu yetkileri ve düzeni, 2. Mahmut tan itibaren azalmaya ve yeni düzelmelere maruz kalmıştır. 1235/1837 yılında İstanbul kadısının makamı, Bab-ı Meşihat’taki boş odalara taşınarak ilk kez resmi bir mahkeme binasında yargı görevini ifaya başlamışlarsa da, 1254/1838 tarihinde kadıların yetkilerini kötüye kullanmalarını önlemek ve mevcut usulsüzlükleri ortadan kaldırmak maksadıyla Tarik-i ilmiye dair Ceza Kanunname-i Hümayunu yürürlüğe konmuştur. İlk yıllarda beri kadılar kazaskerlere ve kazaskerler de Padişahın mutlak vekili olan sadrazamlara bağlı ve onların namına şer’i hükümleri icra ettikleri halde, kazaskerler Tanzimat’ın başında Şeyhülislamlığa bağlanmış ve Şeyhülislamlar Meclis-i Vükela’ya alınmıştır. 1253/1837 tarihinde kazaskerlikler birer mahkeme olarak Bab-ı Meşihat’a nakledilmiş ve bütün kadılar şeyhülislama bağlanmıştır. Bu arada kadıların idari mahalli idari yetkileri de kaldırılmıştır. 1255/1839 tarihli Tanzimat Fermanı, her konuda hukuki düzenlemelerin yapılmasına amirdi. Buna göre şer’iye Mahkemeleri düzenleme altına alınmıştır. 1284/1867 tarihinde şer’iye mahkemeleri dışarısında bir takım idari ve adli Mahkemeler kuruldu ve bunların görevleri belli alanlara inhisar ettirildi.[25] Osmanlı devleti bu tedbirleri alarak kadılık sistemini ayakta tutmaya çalışmış bir nebze de bunda başarılı olan Osmanlı devleti uzun vadede bundan faydalanamamıştır. Devamlı kurumlarıyla ayakta durmaya çalışan bir devlet ve var olan bu devletin kurumlarını tamir girişimleri hiç kuşkusuz yadırganamaz. Bu haliyle bile bozulmuş sistemine ve bir nebze batıdan geri kalma durumunda olan bu devlet elinden geleni yapmış. Asırlarca halkının refahı için seferden sefere çıkmış gittiği yere adaleti götürmüştür. Bunun en somut örneğini yani adaletin ve hukukun üstün olduğunu gözlerimizle çok açık bir şekilde görüyoruz. Nasıl mı? Tabi ki de Filistin de onlarca yıl kan dökülmeden idare edilen topraklar Irak, Balkanlar ne zaman Osmanlının adaletin elinden çıkmış buralar kan gövdeyi götürür olmuş. Bunun bir başka somut örneği ise Afganistan 13.05.2009 tarihli izlediğim bir haber bülteninde Afganistan da bulunan İngiliz askerleri ölmemek için ateş altında kalmamak için araçlarına Türk bayrağı asarak dolaşıyorlar. Bu bize gösteriyor ki Osmanlı devletinin asırlardır var olan adaletinin bize bıraktığı güzel bir mirasıdır. Ve böyle nice örnekler tarihte devletler insanlar gibidir doğar, gelişir, güçlenir, yaşlanır ve ölür dünya tıpkı insan mezarlığı gibi devletler mezarlığıdır. Güzel insanlar devamlı iyi hatırlanır ve hakkında iyi sözler sarf edilir bir yakını varsa hürmet edilir. Tıpkı Osmanlı devletinde olduğu gibi Osmanlı devletinin bir çocuğu olan devletimiz onun adaletli ve adil olması vesilesiyle bu gün hürmetle karşılanıyor dünyanın birçok yerinde. İşte bundan dolayıdır ki Osmanlı devletinde zamanında bir çok insanın kellesi eli gitmiştir. İşledikleri suçlardan dolayı.

 

 

  • Sonuç

Bu ödevden daha doğusu bu makaleden amacımız biz tarih bölümü öğrencilerinin iyi bir şekilde yetişebilmemiz amacıyla yapmış olduğumuz bu ödevde Osmanlı devletinde ki kadılık sistemine değinmeye çalıştım. Bu kadılık sisteminin nasıl işlediğinden nasıl oluştuğundan ve amacından bahsetmeye çalıştım kısacası. Bilindiği üzere eskiçağda da kurulmuş olan devlet veya krallıklar her zaman yönetim amacıyla kanunlar koymuşlar insanların bir arada yaşaya bilmeleri amacıyla. Bu tür kanunlar dünyada insan oğlunun var olduğu sürece varlığını devam ettirecek olan kurallar zinciridir. Çünkü insanlar toplu halde varlığını sürdüren canlılardır ve bu toplum içerisinde insanların doğası gereği ya da ihtiyacı gereği suça meyilli oldukları bilinmekteydi. İşte bundan dolayı bu durumu engellemek maksadıyla devletler kanunlara ihtiyaç duymuşlar. Ve neticesinde binlerce yılın birikimiyle kanunlar oluşmuş ve bu kanunların uygulana bilmesi maksadıyla bazı kurumlar veya kişiler devletler tarafından kurulmuştur. Osmanlıda bu netice itibarıyla halkının adaletini ve huzur içerisinde yaşamasını sağlaması maksadıyla kadılık makamını oluşturmuş ve halk arasında gerçekleşen husumeti çözmeye çalışmıştır. Kadılık sistemi daha önce de belirttiğim gibi çok iyi eğitim almış kişilerden oluşmaktaydı. Çünkü kadı verdiği kararlarda Osmanlı devletini temsil etmekteydi. Temsil ettiği devletin itibarını sarsacak bir karara imza atmaması için özel kişileri kadı yapıyordu Osmanlı devleti. Tabi ki de böyle olması gerekiyordu. Osmanlı devletinde kadılar herkese eşit davranmaya özen göstermişler ve halkın yanında olmuşlardır. Bunu yaparken din, dil ayrımı yapmamaya özen göstermişlerdir. Çünkü yetkisini aldığı kanunlar İslam hukukundan beslenmekteydi. Her kurum gibi ilk başlarda yani devletin kuruluş ve dünya devleti olduğu zamanlarda çok iyi işleyen kadılık sistemi devletin duraklamaya girmesiyle beraber bu sistemde de bazı bozulmaların olduğu gözlemlenmiştir. Bu bozulma Osmanlı ekonomisinin bozulmasıyla bire bir alakalı olup değerini yitiren Osmanlı parası ve kadıların mahkemelerde rüşvet almaları devletin en önemli olan kurumunu ve devleti ayakta tutan kolunun bozulması Osmanlı devletini zor durumda bırakmıştır. Osmanlı devletindeki bu sistem zamanında kendi kaynaklarıyla oluşturulmuş ve halkın içerisinden gelen töreyle bütünleşmiş bir sistemdi. Ancak günümüz de ise durum biraz farlı doğruluğu tartışıla dursun Avrupa dan ısmarlama kanun veya yasalarla devleti idare etmeye çalışıyoruz. Yeniliklere ileriye dönük her şeye katılıyorum ama bizim özümüzü yansıtan ve bizi anlayan anayasamızın olmasını isterdim çünkü yakın tarihimize baktığımızda anayasa mezarlığı görmekteyiz ve hala şimdide yeni bir ana yasa yapmaya çalışılıyor. Kendi kendime soruyorum da bizi devletimiz nerede yanlış yapmakta ve bu halkı yönetecek kanunları hala oluşturmamakta. Tarih sahnesinde binlerce yıldır var olan bir millet olarak ne zaman kendi özümüze ve benliğimize sahip çıkacağız. Birileri tutturmuş sağcı, kimileri solcu, kimisi Kürt, kimisi Türk, birisi der alevi, birisi der Sünni biri de bizim halkımızı bunlarla uyutarak devletimizin büyümesine engel oluyor. Tabi ki bunlar karşısında yılmayacağız ve devletimizin hakimlerine savcılarına tıpkı Osmanlıda olduğu gibi sahip çıkacağız aydınlık yarınlarımız için. Bir gün şanlı tarihimize yakışır bir şekilde Türk devleti olarak hak ettiğimiz yere ulaşacağımızdan eminim. Yeter ki tarihimizi özümüzü iyi bilelim ve gelecek nesillere ve biz tarihçi adayları geleceğimiz olan yeni nesillere tarihimizi hak ettiği şekliyle anlatalım. İşin özü bir devletin var olması için olmazsa olmazlarından olan kadılar devletin varlığını sürdürebilmesi ve halk arasında ayrışmayı önlemesi amacıyla bir devletin olmazsa olmazlarındandır.
Vesselam

Muzaffer YAYAR
Karadeniz Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Öğrencisi.
m.yayar68@hotmail.com

 

BİBLİYOĞRAFYA

AKGÜNDÜZ, Ahmed, Şer’iye Mahkemeleri ve Şer’iye sicilleri, Türkler, C.10, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002,s.54-55.

ARIK, Feda Şamil, Osmanlıda Kadılık Müessesesi, O.T.A.M, Ankara Üniversitesi Basım Evi, Ankara 1997, s.1-72.

FENDOĞLU, Hasan Tahsin, Osmanlıda Kadılık Kurumu Ve Yargının Bağımsızlığı, Osmanlı, C.6, Yeni Türkiye yayınları, Ankara 1999,a.453456.

HALAÇOĞLU, Yusuf, Klasik Dönem Osmanlı Devleti Teşkilatı, Genel Türk Tarihi, C.6, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s.197-199.

HALAÇOĞLU, Yusuf,  Osmanlı Tarihi Başlangıçtan 1974’e Kadar, Anadolu Uygarlıkları Görsel Anadolu Tarihi Ansiklopedisi, C.4, Görsel Yayınlar, Ankara 2000, s.779-780.

İNALCIK, Halil, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2003, s.76-81.

KAŞIKÇI, Osman, Anayasal Açıdan Fatih’in Teşkilat Kanunnamesi, Türkler, C.5, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002,s.49.

ÖZBİLGEN, Erol, Bütün Yönleriyle Osmanlı Adab- Osmaniyye, İz Yayıncılık, İstanbul 2003, s.220-222.

ÖZTUNA, Yılmaz, Osmanlı Devleti Tarihi, C.2,  Yayınları, İstanbul 1986.

PAKALIN, Mehmet Z, Osmanlı Tarih Deyimleri Ve Tabirleri Sözlüğü, Milli Eğitim Basım Evi, İstanbul 1993, s.10-28.

SAMİ, Şemseddin, Kamus-ı Türkî, Çağrı Yayınları, İstanbul 2006.

SAYDAN, Abdullah, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Derya Kitap Evi, Trabzon 1999, s.284-290.

SERTOĞLU, M, Osmanlı Tarih Luğatı, Enderun Kitap Evi, İstanbul 1993,

ŞAHİN, Gürsoy, İngiliz Seyahatnamelerinde Osmanlı Ve Türk İmajı, Gök kubbe, İstanbul 2007,

UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Devlet Teşkilatına Medhal, Türk Tarih Kurumu Basım Evi, Ankara 1970.

 

 

 

 

 

 

Dipnotlar

[1] Ahmed Akgündüz, İslam Hukukun Osmanlı Devletinde Tatbiki Şer’i ye Mahkemeleri Ve Şer’i ye Sicilleri, Türkler, C.10,Ankara 2002,s.54-55.

[2] Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), İstanbul 2003,s.76-80.

[3] Abdullah Saydam, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Trabzon 1999,s.284-290.

[4] Feda Şamil Arık, Osmanlıda Kadılık Müessesesi, Ankara 1997,s.3.

[5] Arık, a.g.m, s.3-4.

[6]Hasan Fendoğlu, Osmanlıda Kadılık Kurumu Ve Yargının Bağımsızlığı, Osmanlı, C.6, Ankara 1999,s.454-455.

[7] Fendoğlu, a.g.m, s.455

[8] Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, C.2,İstanbul 1986,S.154.

[9] Yusuf Karaca, Tarih Ansiklopedisi, C.5,Ankara 2002, s278.

[10] Öztuna, a.g.e, s.153.

[11] Öztuna, a.g.e, s.156.

[12] Arık, a.g.m, s.7.

[13] Yusuf Halaçoğlu, Klasik Dönem Osmanlı Devlet Teşkilatı, Genel Türk tarihi, C.6,Ankara 2002,s.199.

[14] Halaçoğlu, a.g.m. ,s.199.

[15] Ahmed Akgündüz, a.g.m, s.55.

[16] Erol Özbilgen, Bütün Yönleriyle Osmanlı Adab-ı Osmaniyye, İstanbul 2003,s.221.

[17] Özbilgen, a.g.m, s.220.

[18] Özbilgen, a.g.m, s.225.

[19] Kısas:  Cinayetle ödeşmek. Bir suç işleyenin aynı şekilde cezalandırılması. Öldürme veya yaralamada suçlu olana aynı şeyin yapılması. Susuz yere adam öldürene şer’i yatın aynı cezayı tatbik etmesidir.

[20] Diyet: Kan bedeli. Yaralanan veya öldürülen bir kimse için en yakın varisine ödenmesi şer’an hükmolunan mal veya para. Can parası.

[21] Ta’zir: Dövmekle, hapisle hatta katille olabileceği gibi azarlama, sert lakırdı veya bakış veya herhangi bir tavır ve vaziyet ile de olabilir. Dövmek suretiyle de olan ta’zir, otuz dokuz değnekten fazla olamaz. Bir kavle göre para almak suretiyle de ta’zir caizdir.

[22] Yusuf Halaçoglu, Osmanlı Tarihi Başlangıçtan 1974’e Kadar, Anadolu Uygarlıkları Görsel Anadolu Tarihi Ansiklopedisi, c.4,Ankara 2000, s.779-780.

[23] Mehmet Öz, Osmanlı’da Çözülme Ve Gelenekçi yorumları, İstanbul 2005,s.15-22.

[24] Şer’an: şeriat’a uygun, kanunca, kanuna göre.

[25]Osman Kaşıkçı, Anayasal Açıdan Fatih’in Teşkilat Kanunnamesi, Türkler, C.10, Ankara 2002, s.49.

  • YORUMLAR

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir