OSMANLI HOŞGÖRÜSÜ VE MİLLET SİSTEMİ

13 Nisan 2015 - Pazartesi 290 kez okundu

Hoşgörü, kelime olarak “görmezliğe gelme” bir kabahatliye karşı şiddet göstermeyip vazgeçiverme manalarına gelen müsemmaya hoşgörü veya tolerans diye de ifada edilebilir. Sadece fikirde kalmayıp fiiliyata dönüştürüldüğü ve tatbik edildiği zaman insan arasında sevgi ve bağlılık meydana getiren müsamaha (hoşgörü), İslam’ın önemli prensiplerinden biridir.
Kuran’ı Kerim’in “ İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle güzel öğütle davet et. Ve onlarla mücadeleni en güzel yol hangisi ise onunla yap!” ve “Dinde zorlama yoktur” ayetleri İslam’ın başka din, sistem ve anlayışlara sahip olan insanlara bakış açısını ortaya koymaktadır. İslam herkesi inanç ve fikrinde serbest bırakır. Müslüman devletlerin idaresi altında ki gayrimüslimlerin müreffeh bir hayat yaşamaları ve inançlarına göre ibadet etmeleri ancak İslam’ın bu hoşgörü anlayışıyla mümkün olmuştur. Bu İslami anlayış aynen Osmanlı Devletinde de uygulanmış ve 600 yılı aşkın tarihinde Osmanlı Devleti, çeşitli din ve sosyal gurupların yan yana yaşamaları konusunda tarihi bir örnek durumda olmuştur. Osmanlıda ki hoşgörü, salt ve etik bir kavram değil daha çok hukuki bir terimdir. Osmanlı farklılıklara müsamahalı ise ve hakları güvence altına almışsa, hoşgörü için hukuki bir koruma ve çerçeve vardır demektir. Hoşgörü denilince iki şey anlaşılabilir. Birimcisi ayrımın olmaması; ikincisi, ise zulüm ve zorlamanın yapılmamasıdır. Osmanlı Devletinin hoşgörü anlayışı da İslam Hukuku çerçevesin de ve bu iki tanımı kapsamaktadır.
Osmanlı Devletin de; Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler, Ermeniler yan yana ibadet etme ve kendi kültürel kimliklerini zenginleştirme imkânı bulabildiler. Her toplumun farklı hukuki gelenek ve inançlarına saygı duyuldu. Ve bunlara uygulama imkânı, sağlandı. Çok çeşitli dil ve lehçelerin serbestçe gelişmesine ve konuşulup yazılmasına izin verildi. Gerçekten de Osmanlı Devleti çağdaşları arasında başka dinlere mensup olanlara en müsamahalı davranan devlet olmuştur. Biz de Osmanlı Hoşgörüsünü millet sistemi çerçevesin de anlatmaya çalışacağız.

Osmanlı Devletinde Millet sistemi

İslam Hukukuna göre Halkı müslüman olamayan bir şehir feth edilince “zimmet akdi” denilen bir anlaşma yapılır. Bu anlaşmayı yapılan gayrimüslimlere zımmi denilir. Bu anlaşmayla hakları garanti altına alınmış olan gayrimüsler birçok konuda Müslümanlarla eşit hale gelir ve Müslümanlar gibi bütün İslam Hukukunun önemli br bölümünü teşkil eden ve ilk uygulamaları Hz. Peygamber döneminde yapılan zimmet akdine göre Müslüman idareciler, cizye ödemeyi kabül eden zımmilerin can ve mal güvenliklerini sağlamak zorundadırlar.
Müslümanların Zimmilere zulmetme hakları yoktur. Nitekim Peygamber Hz. Muhammet bir hadisinde, bir zimmiye zulmeden, gücünün üzerinde yük yükleyen ve isteği dışında ondan zorla bir şey alan kişiye kıyamat gününde bizzat kendisinin düşman olacağını belirtmiştir.
Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren gayrimüslimlere ecdadından miras aldığı adalet ve şevkatle davranmıştır. Osmanlı feth ettiği topraklarda asla yeli halka zulum etmemiş ve zorla islamlaştırma faliyetine girişmemiştir. Osmanlı sadece feth ettiği topraklar da ki halka zulum etmediği gibi dünyada zulum gören gayrimüslimleride Osmanlı topraklarına davet etmiştir. Bunun örneğini Yahudiler dünyanın çeşitli yerlerin de zulum görürken Osmanlı Padişahları zulum gören Yahudileri Osmanlı Ülkesine davet ederek Yahudiler Osmanlı da rahat ve hoşgörü için de yaşamış ve Osmanlı devleti için de özellikle ticarette ve saray için de önemli görevler de bulunmuşlardır.
İstanbul’un Fethinden önce Osmanlı Devletinde gayrimüslimlere, İslam Hukukuna göre muamele edilmiştir. İstanbul’un Fethinden sonra ise İslam Hukuku açısından bir değişiklik yapılmamakla birlikte biraz daha farklı bir uygulamaya gidilerek “millet sistemi” oluşturulmuştur. “Osmanlı Devleti altında 20 farklı etnik gurup meydana gelmiş ve devletin hakimiyeti altında ki hakim olan milletler Rumlar, Ermeniler, Yahudilerdir.
Ve Osmanlı topraklarındaki gayrimüslimlerin durumlarını anlayabilmek için, öncelikle Osmanlı’nın onlara uyguladığı politika iyi ve Müslüman halkın gayrimüslimlere bakışını tahlil etmek gerekir. Osmanlı yönetim anlayışı içinde bu unsurların her birine ‘millet’ dendiği gibi oluşturulan sisteme de ‘millet sistemi’ adı verilmiştir. Osmanlı millet sisteminin en temel özelliği; farklı inançlara sahip insanlara, kendi inançlarının ve hatta hukuklarının gerektirdiği şekilde yaşama imkânı tanımasıydı. Dolayısıyla Osmanlı idaresi altındaki her millet başlarındaki patrik, hahambaşı ve metropolitleri ile kendi dinî ve sosyal işlerinde hür muhtar bir şekilde yaşamıştır.
İstanbul’un Ortodokslar tarafından alınmasıyla, Fatih Sultan Mehmet, daha önce dağılmak üzere olan Ortodoks kilisesini yeniden canlandırmak amacıyla Rumlardan, patriklik makamına yeni bir patrik seçmelerini istedi. Bunun üzerine rumlar kendi kurallarına göre Geoorgios Seholarios’u “Gennadios” ünvanıyla Patrik olarak seçtikleri Fatih Sultan Mehmet, bu seçimi onayladı ve cemaat haklarını içeren bir de ferman verdi. Ayrıca ülkenin diğer yerlerin de ki Ortodokslar’ın idaresi de İstanbul’da ki Rum Otodoks Patrikliği’ne bağlandı. Ortodokslar kendilerine tanınan haklar dolayısıyla memnundular. 1461 yılında ayrı bir millet olarak kabül edilen Ermeniler için bir patrikhane kurulmuş ve söz konusu millete patrik olarak Bursa Metropoliti Ovakim, tayin edilmiştir. Aynı haklar Ermeni Patrikhanesine de tanınmıştır. Rumlar ve Ermeniler’den sonra millet olarak tanınan üçüncü gurup ise Yahudilerdir. Fetihten sonra Yahudilere hahambaşı olarak Meşe Kapsali tayin edildi. Ve kendisine Cemaatini idare etme yetkisi verildi.
Fatih İstanbul’un fethini takiben Rumları, ardından da Ermenileri özerk cemaatler hâlinde bir araya getirmiş, başlarına da bizzat kendisi patrik tayin etmiş ve onlara geniş hak ve hürriyetler tanımıştır. Fâtih Sultan Mehmet’in İstanbul’daki kiliselerin bir kısmını ve bütün din mensuplarını ibadet ve geleneklerinde serbest bırakması millet sisteminin en önemli esasını teşkil eder.
Büyük âlim ve hukukçu Şeyhülislâm Ebussuud Efendi de, din hürriyetini fetvasında özellikle ifade etmiştir. Macar Kralı’nın “Sırbistan’ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim, Protestan kiliselerini yıkacağım.” demesine karşılık Fatih’in Sırp Kralı Brankoviç’e, “Eğer devletime itaat ederseniz, her caminin yanında bir kilise inşâ edilecek; buralarda herkes kendi Hâlıkına ibâdet edecek” demesi onu inanç hürriyetine nasıl baktığını gösteren dikkate değer bir misâldir. Bu sözler üzerine Sırp Kralı, Hristiyan Macaristan yerine Müslüman Osmanlı Devleti’ne itaat ederek, bu idare felsefesinin üstünlüğünü takdir etmiştir.6
Sultan Fatih’in Galata Zimmîlerine verdiği ahidnâme, beş yüz elli küsür yıl önce farklı din ve millet mensuplarına tanınan Osmanlı hak ve hürriyetlerini gözler önüne sermektedir:
Kuruluşundan beri Osmanlı Devletinin gayrimüslimlere, İslam Hukukunun sınırları için de muamele ettiği ve topluluklarında barındırdığı gayrimüslimlere verdikleri haklar bakımından muasırı devletler içerisinde en iyiler arasında yer almıştır.
İslam Hukukunda gayrimüslimler İslam Hukukunun yanında örfi hukukta uygulamışlardır. Osmanlı Devleti gayrimüslimleri, kendi aile hukukunu ilgilendiren meselelerde kendi dini hükümlerine bağlı idiler. Millet sistemi çerçevesinde, evlenme, boşanma, miras, ve vasiyet gibi meselelerde kendi dini hükümlerine göre çözümlemişlerdir. Bununla birlikte kendileri istemeleri halinde Osmanlı Mahkemelerine başvurma hakları vardı. Bu olayları şer’iye sicillerin de binlerce örneğini görmekteyiz.
Osmanlı Devleti’nin dinleriyle ilgili meseleler cemaat reislerine bırakılmıştır. Ayinlerin düzenlenmesi, din adamların seçilmesi ve azledilmesi, mabetlerin gelir ve giderleri çocukların eğitim ve öğretim gibi konular gayrimüslimlerin iç işlerinden kabül edilerek bunlarla ilgili uygulama ve düzenleme yetkisi parik ve metropolitlere verilmiştir. Eskiyen ve tahrip olan kilise ve havraların eski şekillerinin değiştirilmemesi şartıyla tamir edilmelerine imkan verilmiştir.
Millet Sistemiyle birlikte gayrimüslimler cemaat olarak kimliklerini devam ettirme imkanı bulmuşlardır.

Din ve İbadet Hürriyeti

Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti başlangıçtan itibaren gayrimüslimlerin ibadet ve ayin hürriyetlerine büyük önem vermiştir. Bütün gayrimüslim unsurlar, kendi mezheplerine göre dini ibadet ve ayinlerini tam bir serbestlik ve hoşgörü içinde yapabiliyorlardı. Statüleri fermanlarla belirlenen ibadet yerlerinin bütünüyle dokunulmazlığı vardı. Devlet bu ibadet yerlerinin idaresi ile ilgili cemaatlerin idarecisine kesinlikle karışmamış, ibadet yerlerinin idaresi ilgili cemaatlerin yönetim teşkilatlarına bırakılmıştır.
Gayrimüslim toplulukların kendilerine mahsus kilise, manastır, havra ve diğer ibadet yerleri ile kendilerine mahsus mezrlıkları vardı. Kiliselere ve kiliselere ait vakıf arazilere kimse karışamazdı. Dini liderlere verilen bütün tayin beratlarında bu konu özellike belirtilmiştir. Dinlerini değiştirme konusunda hiçbir şekilde baskıya maruz kalmamışlardır. Örneğin ; Halil İnalcık’a göre XV. Asırda Osmanlı Devletinin İslmlaştırma politikası gütmediğini ifade etmektedir. Devlet dolaylı yollarla dahi Osmanlı Ordusunda ki sipahileri Müslüman olmaya teşvik etmemiştir. Gayrimüslimlerin ibadet yerlerine yapılan saldırılar devlet tarafından daima engellenmiş ve suçluları cezalandırmışlardır. Bu işem yapılırken suşlular Müslim, gayrimüslim diye ayrılmamıştır. Yani kilise ve havralar sürekli olarak devletin güvencesi altında bulunmuştur.
Gayrimüslimlerin ibadet hürriyetleri ve mezhep imtiyazları Tanzimat ve Islahat Fermanların da korunmuş ; 1876 da Kanun-i Esasi’nim 11. Maddesinde, devletin resmi dininin İslam dini olduğu belirtildikten sonra Osmanlı Devleinde tanınmış “bütün dinler” için, kamu düzenine ve adaba aykırı olmamak şartıyla, serbest ibadet hakkı verilmiştir, çeşitli dini cemaatlerin, kiliselerin, bahşedilmiş bulunan imtiyazlerı teyit edilmiştir. Anayasa’nın 1909’da yapılan değişiklikle de haklar genişletilerek aynen muhafaza edilmiştir.
Gayrimüslimler Çağına göre en ileri düzeyde “din hürriyeti sağlayan” ve bu konularla güvence altına alınan Osmanlı Devleti’nde klasik çağda yeni ibadethane yapımı ve mevcutların onarımı ile ilgili bazı kısıtlamalara gidilmişti. Kilise ve havraların iç teşkilatını karşılamamakla birlikte, İsamda ki zimmi hukukuna uygun olarak , yeni ibadethaneletin inşası yasak edilmiş ve mevcutların onarımı izn bağlanmıştır. İzinli olarak onarılan ibadethaneler de, yeni eklemeler ve değişiklikler yapılmaması dikkat edilen bir konuydu. Fakat özellikle yeni kilise ve havra yapılması yasağının çeşitli iç ve dış etkilerle XVIII. Yüzyıldan itibaren kalktığı, devletin yeni ibadethana yapılmasına izin verdiği görülmektedir. XX. Yüzyıl başlarında artık bütün gayrimüslimler, hem yeni ibadethane, hastahana, okul vb. binalar inşa edilmekte, hem de mevcut binaları eski bünyelerine çeşitli ekler ve değişiklikler yaparak onarabilmekteydiler.
Görüldüğü gibi, Osmanlı devleti Gayrimüslimlere geniş bir ibadet hürriyeti tanımış, bu unsurlar nufusları oranında yeteri kadar kilise, manastır, havra ve sinogoklara sahip olmuşlardır. Yıllara göre mevcut dini yapı sayıları karşılaştırıldığında bu durum açık olarak ortaya çıkmaktadır. 1885 yılında Rumların mabed sayısı 60 iken, Ermeniler 38 mabede sahip iken Yahudiler ise 36 havraya sahip bulunuyorlardı. Bu nufusun oranına göre değişmektedir. Yani gayrimüslimlere yeteri kadar ibadet edecek mabedi bulunmaktadır. Buradan da anlıyoruz ki Osmanlı Devleti müslüman, gayrimüslim ayrımı yapmaksızın ibadet ve ibadethanelerini yapmaları için gerekli imkanlar hazırlamıştır.
Osmanlı tebası olan gayrimüslimlere başlangıçtan itibaren İslam Hukuku çerçevesin de haklar verilmiştir. Zira İslam Hukukun da mevcut müsamaha ve himaye pirensipleri Osmanlı Devletinin idaresinin temelini oluşturmuştur. Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslimlerin can ve mal güvenlikleri devletin ellerine teslim edilmiştir.
Osmanlı Devletin de zımmilerin durumunu göstermesi bakımından bu topraklarda yaşayan Yahudilerin diğer Hıristiyan ülkelerde ki ırktaşlarına yazdıkları mektuplar da Osmanlı Devletin de ki yaşadıkları huzuru açıkça göstermektedir. Osmanlı Devleti Avrupada zulum gören Yahudileri Osmanlı Devletine davet etmiş ve Osmanlı topraklarına gelen Yahudileri huzur için de yaşatmıştır.
Osmanlı toplumunda zımmilerin zorla Müslümanlaştırılması yasaktı. Bilindiği gibi “dinde zorlama yoktur” ayeti islam dininin önemli prensiperinden birisidir. Buna göre hiçkimse kendi rızası olmadan Müslüman yapılamaz. Bununla birlikte kendi rızasıyla müslüman olan birinin önünd de hiçbir engel yoktur. İslam Hukuku’nun uygulandığı Osmanlı Devletin’de gayrimüslimlerin bir devlet politikası olarak zorla Müslümanlaştırılması söz konusu olmamıştır. Gayrimüslimlerin müslüman olması yönünde eğer planlı bir baskı uygulanmış olsaydı, hiç şüphesiz Osmanlı hakimiyetin de ki yerlerde yaşayan zımmilerin büyük çoğunluğu ihtida etmiş olurdu.
İnançlarına dokunulmayan gayrimüslimlerin, ayrıntılara ilişkin bazı kısıtlamalar dışında kilise ve havraların da toplum olarak ve gerekse evlerin de bireysel olarak rahat bir şekilde ibadet etme haklarına sahiptiler. Din adamlarına verilen beratların tamamın da zımmilerin ibadetlerini rahatca yapabilecekleri, yönetici ve halk tabakasından hiçkimseya ibadetleri konusunda müdahale etmemesi gerektiğini açıkca belirtmiştir. Ayrıca devlet gayrimüslimlerin rahatca ibadet etmeleri için gerekli güvenlik önlemlerini almışır.

Eğitim ve Öğretim Hürriyeti

Osmanlı devletinde ki gayrimüslimler, diğer alanlarda kendilerine tanınan ayrıcalıklara ve sosya-ekonomik statüye uygun olarak kendi dini kuruluşları, hastahaneleri ve darül acezelerin yanın da okullarını da kurmuşlar, ve eğitimlerini dini ve kültürel teşkilatlarına bağlı olarak, kendi dillerin de devlet denetimi olmadan sürdürmüşlerdir.
Osmanlı devleti diğer bazı alanlarda olduğu gibi, eğitim sahasında da gayrimüslimleri serbest bırakmıştır. Devlet önceleri, eğitim, din ve mezhep imtiyazlarının bir parçası olarak kabül etmiştir. Gayrimüslim milletler, mabetlerini nasıl kenileri idare ediyorlarsa, mekteplerini de kendi cemaat teşkilatları vasıtasıyla kurup işletmekteydiler. Her cemaatin kilise, havra ve benzeri mabetlerin yanın da bunlara bağlı birer mektebi vardı. Her kilise ruhani reislerin denetimi ve gözetimi altın da gerçek bir eğitim kurumu halin da hizmet görüyorlardı.
Gayrimüslim milletlerin idare ettikleri okullar, tamamen müştakil bir niteliğe sahipti. Gayrimüslimler bu cemaat okulların da milli dillerin de eğitim yapmakta ve ders programınlardan diledikleri gibi düzenlemekteydiler. Devlet bu okulları, önceleri hiç denetlememiş ya da denetlemeyi luzum görmemiştir. Gayrimrimüslimler, din ve mezhep esasın da olduğu gibi eğitim alanında da özerk bir statü için de hareket edebilme imkanına sahip kılınmışlardır. Cemaat okulları, zamanla gayrimüslimlerin, din ve mezhep sahasın da olduğu gibi eğitim alanında da, özerk bir statü için de hareket edebilme imkanına sahip kılınmışlardır. Cemaat okulları zamanla Gayrimüslimlerin kendi tarih ve kültürlerinin öğretildikleri, baımsızlık fikirlerinin aşılandığı ve hatta milli istikballeri uğrun da , yabancı devletlerin siyasetlerine alet oldukları kurumlar haline gelmişlerdir. Özellikle Rumlar XVIII. Yüzyılın sonlarından itibaren, Sakız, İzmir, Selanik, Atina gibi şehirler de açtıkları okullar da, çocuklarını Avrupa tarzında yetiştirmeyi kendi tarih ve kültürlerini öğreterek bağımsızlık düşüncelerini geliştirmeye gayret etmişlerdir. Nitekim bir tareftan kilise diğer taraftan da Rum mektepleri, 1821 Yunan İsyanının hazırlanmasın da önemli fonksiyonlar üstlenmişlerdir. Devlet cemaat okullarının eğitim programlarını, en azından siyasi konular bakımından denetleyebiliyorlardı. Ne yazık ki devlet o zaman denetim işini yapacak yeterli dil bilen elemana sahip olmadığı için, bunu gerçekleştirememiştir.

Giyim, Mesken ve Davranış Hukuku

Anadolu Selçukluları ve Beylikler dönemin de Gayrimüslimler’in giyimine devlet veya sultanlar tarafından pek müdahale edilmediği meslek ve davranış bulundukları genellikle kaynaklarda belirtilmektedir. Anadolu beyliklerinden biri olan Osmanlı devleti içinde bu durum geçerlidir. Nitekim yükselme dönemine kadar bu konuyla ilgili bir sınırlandırma olmamıştır. Osmanlı tarihin de giyim, mesken ve davranış kısıtlmasının en ağır olduğu dönem III. Murat zamanıdır. Kıyafet sınırlamasın da Müslim ve Gayrimüslim eşitliğinin var olduğu ileri sürülebilir. Çünkü yasaklama iki taraf için de geçerlidir.
Osmanlı İmparatorluğun da mesken meselesi Müslim ve Gayrimüslim açısından hemen hemen hiçbir dönem de önemli bir şikayet konusu olmamıştır. Osmanlı İmparatorluğun da yaşayan gayrimüslimlerin, müslümanlarla ilişkileri sırasında aralarında herhangi bir davranış farkının varlığnı gösterecek bir belgeye sahip değiiliz. İmparatorlukta yaşayan topluluklarda müslim ve gayrimüslim topluuklar arasında ki ilişkilerde, Müslüman olmayan halkın lehine ve aleyhine bir yasak ve kısıtlama bulunmadığı açıktır.
Yapılan yüzlece yeni kilisenin yanın da üç Osmanlı Padişahı’nın üç yeni Patrikhane açılmasına izin verdiği unutulmamalıdır. 1461 yılında Gregoryen Ermeni Patrikhanesi II. mahmut tarafından, 1870 yılın da Bulgar Patrikhanesi Apdülaziz tarafından açılmasına izin verilmiş ve hatta yardım edilmiştir. Oysa Ermeniler de Bulgarlar da diğer bütün gayrimüslim milletler da 1.000 yıllık Hıristiyan-Bizans egemenliği sırasında böyle bir şey gerçekleştirememişlerdir.

Gayrimüslim Teba’nın Yükümlülükleri

Kendilerine sağlanan bütün imkan ve haklara karşılık, gayrimüslim milletlerin en önemli yüükümlülüğü, cizye adında bir vergi ile, sosyal ve siyaset alanında bazı yasaklara uymalarıydı.
Vergi Yükümlülükleri; Osmanlı Devletin de gayrimüslimlerin başta gelen yükümlülüğü, askerlik hizmetine karşılık olmak üzere “cizye” adında bir vergi ödemeleridir. Cizye Müslüman olmayan erkeklerin, askerlik çağına gelmiş olanlardan alınan vergidir. Kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar, köleler, hastalar ve din görevlileri, bu vergiyi ödemekten muaftırlar.
Cizye “maktu” ve “kişi başına” olmak üzere iki çeşittir. Maktu Cizye, fetih zamanında sulh yoluyla karşılıklı olarak belirlenmekteydi. Kişi başına cizye (alerruüs) mükelleflerin mali durumu dikkate alınarak kişi başına konulmaktaydı.
Bu vergi kişilerin zenginliğine göre, yüksek, aşağı, ve ortak olmak üzere üç derec olmak üzere üç derece olarak düzenlenmiştir. Zenginler yüksek, orta halliler evsat, çalışabilme gücüne sahip olan fakirler ise edna, vergisini öderlerdi.
Gayrimüslimler, cizyenin yanın da bir de “haraç” adı altında vergi verirlerdi. Cizye zekat ve askerlikten muaf olmanın karşılığı olarak kabül edilirse, haraç ta Müslümanların ödediği “çift resmi” ve “resmi dönüm” denilen toprak vergisinin karşılığı olarak ödenen vergidir. Diğer ödenen vergiler müslümanlarla aynı eşit durumdadır. 1839 yılın da Tanzimattan sonra vergilerde eşit alınmaktadır.

Tanzimattan Sonra Osmanlı Tebaasında Ve millet Sisteminde Meydana Gelen Değişiklikler

Başta da ifade ettiğimiz gibi, Osmanlı millet sistemi, gayrimüslimlerin, kiliseleri vasıtasıyla yönetilmeleri esasına dayanıyordu. Bilhassa 19. yüzyıldan itibaren ticaret, eğitim ve kültürde Hristiyanların başarılı olmasıyla, Kilise dışında, yüzü Avrupa’ya dönük tüccarların ve modern mekteplerde okumuş eğitimli kesimin öncülüğünde, 1789 Fransız İhtilâli’nin de tesiriyle milliyetçilik esasına dayanan fikrî cereyanlar ortaya çıktı. Bunun akabinde 1821 Mora İsyanı misâlinde olduğu gibi kilisenin de bu tür cereyanları desteklemesiyle, kısa sürede Osmanlı coğrafyası ayrılıkçı isyanlarla çalkalanmaya başladı. İlk isyan Avrupa’ya en yakın Osmanlı toprağı olan Sırbistan’da patlak verdi. Ardından, uzaklık sırasına göre Yunan, Bulgar ve Arnavut isyanları başgösterdi. Bunu daha sonra, Yanya, İşkodra, Selanik, Kırcaali, Silistre, Üsküp ve Bosna gibi neredeyse tamamı İslâm-Türk karakteriyle yoğrulmuş topraklarda Müslümanların mârûz kaldığı korkunç katliamlar ve bu coğrafyanın elden çıkışı takip etti.
1876’da, Osmanlı toplumunu bütün unsurlarıyla birlikte bir parlamento vasıtasıyla yönetime katmak, bu vesileyle imparatorluğu tekrar o eski ihtişamına ve birliğine kavuşturmak için Meşrutiyet ilân edildi. Meclis-i Mebusân’ın açılış konuşmasında Sultan 2. Apdülhamid Han’ın da ifade ettiği gibi, Osmanlı Devleti, siyasî ve askerî olarak, son derece adaletli bir nizam kurmuş, ancak yönettiği kavimleri ekonomik, sosyal ve kültürel bakımdan ana gövdeye yani Müslüman-Türk unsuruna entegre edememiştir.
1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları’yla bu entegrasyon politikası başlatılmış ve her alanda, bütün Osmanlı tebaası “Osmanlı Vatandaşlığı” bağıyla hem fiilen, hem de hukuken birleştirilmek istenmiştir. Askerlik, vergi, eğitim ve idare kadrolarına gayrimüslimler de kabul edilerek Türklerin yükü hafifletilmek, Hristiyanlarda da bu vesilelerle sadakat duygusu oluşturmak -bilhassa askerlik vazifesinin vatan hizmeti sayılması- hedeflenmiştir. Ancak bütün bu gelişmelerin yaşandığı yıllarda alınan bu tedbirler, daha eğitimli olan Hristiyanların işine yaramıştır. Meselenin başka bir ilginç yönü ise, gayrimüslimleri memnun etme, Avrupa devletlerinin Osmanlı’nın iç işlerine karışmasına mâni olma adına atılan bütün bu adımlar, hem Avrupa’yı hem de gayrimüslimleri memnun etmediği gibi, Müslümanların devlet tarafından bir kenara itildikleri duygusuna kapılmalarına ve ciddi tepkiler ortaya koymalarına sebep olmuştur.

Sonuç

Neticede çok-dinli, çok-uluslu ve çok sayıda farklı kültürün birbirleriyle yan yana yaşadıkları bir toplum yapısına sahip olan Osmanlı Devleti’nde, Müslüman, Hristiyan ve Musevi topluluklar, Osmanlı millet sistemi’nde barış içinde bir arada yaşayarak kendi dillerini, dinlerini ve kültürel kimliklerini muhafaza ettiler. Ancak Fransız İhtilâli bütün imparatorlukları kasıp kavurduğu gibi, Osmanlı devleti üzerinde de doğrudan tesir icra etti. Neticede ırka dayalı bir anlayış olan menfî milliyetçilik, kötü bir ur gibi Osmanlı devleti topraklarında da ortaya çıktı. Bundan sonra din esasına dayanan ‘millet sistemi’, bağımsız millî devlet talebinde ırksal milliyetçi hareketler karşısında giderek zayıfladı.
Ne yazık ki, Osmanlı’nın elinin çektirildiği bütün dünya coğrafyasında bugün tam bir kargaşa ve zulüm yaşanmaktadır. Osmanlı’nın âdil ve insan onuruna saygılı idaresi altında varlıklarını devam ettiren gayrimüslim tebaası, devletin birtakım sebeplerle son dönemlerinde ortaya çıkan otorite boşluğu ve dış mihrakların tahrikleri neticesinde küllenmiş kin ve düşmanlıkları tekrar gündeme getirerek ülkeyi korkunç bunalımlara itti.
Netice olarak koskoca 623 yıllık Osmanlı Tarihin de ömrünün bütün dilimlerinde üzerine düşen vazifeyi hertürlü zorluklara rağmen en mükemmel şekilde ve asla sarsılmayan iyi niyetle yapmaya gayret etmiş, denge ve güven sembolü olarak dünyaya; adalet, sevgi, hoşgörü, ve insanlık dersleri vermiştir. Bundan dolayı da hakim olduğu coğrafya da milletler kardeşlik duyguları ve huzur için de yaşamışlardır. Bir Ortadoğu uzmanının belirttiği gibi dünya da köklü ve ve samimi barış ancak, Osmanlı “millet sistemi”ne benzer bir sistemle zaman ruğuna ve telakkisine uygun bir şekilde tatbik edilmesiyle yerleşecektir.

BİBLİYOGRAFYA

ALİ, Arslan, Avrupa’dan Türkiye’ye İkinci Yahudi Göçü, Turuva Yayınları, İstanbul 2006.
AŞIKPAŞAZADE, Tevarih-i Ali Osman,
BERKES, Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, İstanbul 2002.
ERCAN, Yavuz, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Gayrimüslimler’in Giyim, Mesken ve Davranış Hukuku” Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, OTAM, Ankara 1990, s. 117-125.
ERYILMAZ, Bilal, “Osmanlı Devletin’de Millet Sistemi”, Türkler, C. X, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002,
_______________, Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslim Teba’nın Yönetimi, Risale Yayınları, İstanbul 1990.
_______________, “Osmanlı Millet Sistemi”Osmanlı Ansiklopedisi, C. VII, İz Yayıncılık, İstanbul 1999, s. 223-278.
_______________, “Osmanlı Devletinde Farklılıklara ve Hoşgörüye Kavramsal Bir Yaklaşım” Osmanlı, C.IV, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, s. 236-241.
KARATAŞ, Ali İhsan, “Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslimlere Tanınan Din ve Vicdan Hürriyeti”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Uludağ Ünüversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, C. XV/ S. I, Bursa 2006, s. 260-275.
KAZICI, Ziya, “Osmanlılarda Hoşgörü”, Tükler, C.X, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s.352-370.
KENANOĞLU, M, Macit, Osmanlı Millet Sistemi: Mit ve Gerçek, Klasik Yayınları, İstanbul 2004.
KURAT, Yuluğ Tekin, “Çok Milletli Ulus Olarak Osmanlı İmparatorluğu” Osmanlı, C. IV, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, s.229-234.
KÜÇÜK, Cevdet“Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi”, Osmanlı, IV, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, s. 208-216.
KODAMAN, Bayram, “Osmanlı Devleti’nin Yükseliş ve çöküş Sebeblerine Genel Bir Bakış”, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Yayınları, S. XVI, Isparta 2007, s. 1-24.
ORTAYLI, İlber, “Osmanlı Devletinde Millet Sistami”, Türkler, C. X, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 215-223.
ÖZDEMİR, Hikmet, “Azınlıklar İçin Bir Osmanlı Klasiği: 1453 İstanbul Sözleşmesi” Osmanlı, C. IV, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, s. 220-230.
İNALCIK, Halil, Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar, TTK, Ankara 1995.
MEHMET NEŞRİ, Kitab-ı Cihan- Nüma, C. II, TTK, Ankara 1995.
ULUSOY, Ufuk, “Islahat Fermanı” İslam Ansiklopedisi, C. XIX, TDV, İstanbul 1999, s. 185-190.
TURAN, Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Yayımları, İstanbul 2007.
SHAW, Stanford, “Osmanlı İmparatorluğun’da Yahudi Milleti”, Osmanlı, C.IV, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999, s. 307-322.
ŞEMSETTİN SAMİ, Kamus-ı Türki, Çağrı Yayınları, İstanbul 2007

  • YORUMLAR

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir